Knut Hamsun'un 1890'da yayımlanan "Açlık" romanında, Kristiania'da aç dolaştığı günler anlatılır. Romanda genç bir yazar, kalemiyle geçinmeye çalışır; beş kuruşu yoktur, kirasını bile ödeyemez. Eşyalarını birer birer elden çıkarır, sokaklarda aç bilaç dolaşırken onurunu korumaya çalışır. Hamsun'un anlattığı yalnızca midenin açlığı değildir. Açlık bir düşüncedir ve giderek insanın zihnine yerleşir; davranışlarını, insanlarla ilişkisini ve gerçekliği kavrayışını değiştirir. İnsan aç kaldıkça yalnızca bedeni zayıflamaz, dünyadaki varlığı da değişir, büyür ya da küçülür.
Ne yazık ki, insanın bir lokma ekmek karşısındaki çaresizliğini sarsıcı anlatan Hamsun'un siyasi sicili hiç de masum değildi: Nazi Almanyasını destekledi, Hitler'e hayranlığını gizlemedi. Edebiyatın rahatsız edici çelişkilerinden biri belki de burada duruyor. Bir yazar insanın açlığını bütün çıplaklığıyla görebilir ama o açlığı yaratan ya da derinleştiren siyasal dünyanın karşısında aynı berraklıkla konum alamayabilir.
Aradan geçen bunca yıldan sonra açlığı hâlâ edebiyattan değil, hayatın içinden konuşuyor olmamız başlı başına bir mesele. Çünkü Türkiye'de bugün tartışılması gereken, yoksulluğu üreten büyük sınıfsal eşitsizlik. Rakamlar bazen kelimelerden daha acımasız:
- En zengin yüzde 10, toplam servetin yüzde 68,4'üne sahip.
- Nüfusun yalnızca yüzde 1'ini oluşturan en zengin kesim, toplam servetten aldığı pay yüzde 35,1.
- Nüfusun en yoksul yüzde 50'sinin toplam servetten aldığı pay ise yalnızca yüzde 2,7.
Bir tarafta ülke nüfusunun yarısı, diğer tarafta yüzde biri. Yüzde 2,7'ye karşı yüzde 35,1. Eşitsizlik dediğimiz şey biraz da bu iki rakamın arasındaki mesafeden ibaret. Servet piramidinin tepesine çıktığımızda tablo daha da belirginleşiyor: Türkiye'de yalnızca 42 kişi ve ailenin toplam serveti 105,3 milyar dolara ulaşıyor. Artık "bazıları biraz daha zengin, bazıları biraz daha yoksul" diyebileceğimiz bir gelir farkından söz etmiyoruz; servetin olağanüstü ölçüde belirli ellerde yoğunlaşmasından söz ediyoruz.
Servet yalnızca bankadaki para değildir: Şirketlerdir, hisselerdir, gayrimenkullerdir, üretim araçlarıdır, finansal varlıklardır. Bunların mülkiyeti aynı zamanda geleceğin gelirinin de mülkiyetidir. Bu nedenle gelir eşitsizliği ile servet eşitsizliğini birbirinden ayırmak gerekiyor.
Dünyanın hemen her yerinde, aynı şehirde yaşasalar bile insanlar aynı hayatın içinde yaşamazlar. Biri iyi beslenir, diğeri okulda dağıtılacak bir öğünün hesabını yapar. Biri özel ders alır, diğeri ailesine katkıda bulunmak için çalışır. Biri üniversite tercihinde hangi okulun kendisine daha fazla imkân sağlayacağını düşünür, diğeri okuyacağı şehirde kirayı nasıl ödeyeceğini. Biri geleceğini seçer, diğeri geleceğini geçindirmeye çalışır. İşte sınıf dediğimiz şey biraz da burada görünür hale gelir.
Türkiye'ye baktığımızda başka bir tarihsel ironiyle de karşılaşıyoruz. Bir zamanlar zenginliği, gösterişi ve lüks tüketimi eleştiren; kendisini daha mütevazı bir hayatın, kanaatin ve paylaşmanın değerleriyle tanımlayan muhafazakâr siyasetin çevresinde, yıllar içinde yeni bir sermaye ve yeni bir zenginlik kültürü oluştu. Son çeyrek yüzyılda yeni şirketler büyüdü, yeni servetler oluştu, kamu ihaleleri ve büyük altyapı yatırımları çevresinde yeni sermaye grupları güç kazandı. Böylece eski seçkinlere yöneltilen "bir avuç zengin" eleştirisinin yanında, dönemin kendi zenginleri de görünür hale geldi.
Kanaatin yerini tüketim, mahcubiyetin yerini teşhir aldı. Bir zamanların "bir lokma bir hırka"sının yerini pahalı otomobillerin, büyük konutların, markaların, gösterişli düğünlerin ve sosyal medyada sergilenen tüketimin aldığı örnekler çoğaldı. Bu çelişkiyi yalnızca ahlaki olarak nitelendirmek doğru bir bakış açışı değildir. Dünya tarihinde de örnekleri görülen bu yaklaşım sınıfsaldır. Yoksulluğu yalnızca hayat pahalılığına indirgemek, sonuçları konuşup nedenleri sessiz bırakmak olur. Ancak toplumsal ahlak da en derin haliyle selam çakar bize. İspanya'da yaşlı bir yatalak kadının evden çıkartılması sonucunda bütün halk sokağa dökülürken, bizde benzer bir durum yaşanmaz! Yaşanmıyor!
Yoksulluk yalnızca ne yiyebildiğimizle ilgili değildir. İnsanların hangi evde oturduğunu, nasıl ısındığını, hangi sağlık hizmetine ulaşabildiğini, çocuğunun eğitimini, hatta hangi kitabı satın alabildiğini, sinemaya ya da tiyatroya gidip gidemediğini, yılda birkaç gün tatil yapıp yapamadığını belirler. Yoksulluk insanın zamanını da elinden alır. Çünkü parası olmayan insan pek çok şeyi zamanıyla öder: daha uzun yolculuk eder, fazla mesaiye kalır, daha uzun bekler, daha kötü koşullara katlanır. Ve sonunda yaşam yalnızca hayatta kalmaya indirgenir.
Tam da bu noktada asıl tehlike başlar: Alışmak. Eşitsizliği hayatın doğal hali sanmak. Bir tarafta milyarlarca dolarlık servetlerin birikmesini, diğer tarafta milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmasını birbirinden bağımsız iki olay gibi görmek. Oysa ne yoksulluk bir doğa olayıdır ne de eşitsizlik bir kadere! Vergi politikalarından ücretlere, çalışma koşullarından sosyal güvenliğe, kamusal eğitimden sağlığa kadar gelir ve servetin nasıl dağıldığını etkileyen çok sayıda ekonomik ve siyasi tercih vardır.
Bu ülke açlığın ve sınıfsal eşitsizliğinin sınama tahtasına dönüştü hep. Kırk yıl önce en azından açlığı yazan yazarlar vardı. Şimdi açlıktan söz etmek "ayıp" bir noktaya indirgeniyor. Tam da bu satırlar yazılırken, eve ekmek götürmek için madene inen bir maden işçisinin ölüm haberi veriliyor televizyonda. Eşitsizlik yalnızca son günlerde çok konuşulan fon krizi bağlamında değil, zaten kendini çok acıtıcı bir şekilde gösterecek aralıktan bize bakıyor.
Bu ülkede bir zamanlar zengin ile yoksul arasındaki ilişkiyi sağlam kuran yazarlar vardı. Erol Toy'un "Gözbağı"'nı düşünelim: kentteki işçilerin dramı aktarılır. Hüseyin on sekiz yaşında işçiliğe başlamıştır. İstanbul Tramvay İşçileri en sonunda yasak olmasına rağmen greve çıkar. Hüseyin bu süreçte yalnızca kendisinin değil dostlarının da aynı haklara sahip olması için savaşım verecek, yaşadıklarının sınıfsal bir temeli olduğunun ayrımına varacaktır. Kendisini grevi kırmak adına ortak etmeye çalışan patronuna da, "Kendim için hiçbir şey, sınıfım için her şey istiyorum" deme erdemini gösterecektir.
Ya da Orhan Kemal'in "Sarhoşlar" kitabındaki öykülerinde usta yazarlığının izlerini okurken karşımıza arka sokaklar, fabrikalar, işçi evleri ve semtleri, gecekondular, kahvehaneler, parklar, meyhaneler çıkar bir anda. "İş Adamı" öyküsünde yazdığı bir cümle kalbimizi delip geçer: "Ağzımdan lokmamı düşürdüm dostum, binaenaleyh, ne Allah ne de günah!" Para yoksa hiçbir şey yoktur aslında: ne Allah ne de günah.
Veriler bu denli can yakıcıyken yoksulluk yok ne zamandır yazılanlarda. Kimi siyasetçilerin, "Yoksulluk ortadan kalktı!" deyişine itibar edildiğinden mi? Bilinmez. Hatta üst perdeden Yahya Kemal gibi, yoksulluğu bir meziyet haline getirip selam çakan edebiyatçılara da pek rastlanmıyor: "Kuru ekmekle beyaz peyniri lezzetle yiyen / Çeşmeden her su içişte şükür Allah'a diyen!" Belki de komik duruma düşmemek için böyle dizeler yazılmıyor artık.
Mesele, bir ülkenin zengin olup olmadığı değil, o zenginliğin kimlerin elinde toplandığıdır. Üstelik zenginliği yaşayanların edebiyatı bile sınıfsal eşitsizlikten beslenir. Yalnızca aşkın türevlerini yazmak kurtarmaz zevahiri! Çünkü bir işçi evinde bir çocuk duruyor hâlâ. Soğuktan hırkasını ellerine çekmiş. Daha fazla üşümemek için koşuyor ortalıkta.