Anafartalar Caddesi'ndeki VEKAM Büyük Apartman ev sahipliğinde açılan "Vehbi Koç Ticaret Evi: Muasır Medeniyet Yolunda Bir Terakki Hamlesi" sergisi, 30 Eylül'de hazırlanan kitabın tanıtımı, söyleşisi ve sergi turuyla ziyaretçileri buluşturdu.
Serginin ilk bölümündeki sürpriz, ziyaretçinin Vehbi Koç'un ticaret yaşamına dair sıradan bir belge sunumu beklemesine rağmen, çok daha eski bir Ankara'dan başlaması oldu. Haritalar, eski fotoğraflar, hanlar, çarşılar ve tiftik ticareti üzerinden anlatılan hikâye, günümüzde devlet daireleri ve bakanlıklarla ilişkilendirilen Ankara'nın yüz yıllık yüz değişimini ortaya koyuyor.
Ahiliğin, loncaların, debbağların, saraçların ve dokumacıların şehri olarak tanımlanan eski Ankara'da, Ankara keçisinin tiftiğinden dokunan sofun Avrupa pazarlarına ulaşması, ticaret yollarının kesiştiği bir kentin profili çiziliyor. Eski fotoğrafların önünde durulduğunda dar sokaklar, dükkân önlerindeki insanlar, tiftik yığınları ve bağ evleri birer birer beliriyor.
1892'de trenin Ankara'ya ulaşmasıyla birlikte şehrin hikâyesi hızlanıyor. Ürün, insan ve haber gelirken İstanbul'la bağ güçleniyor, ticaretin yönü değişiyor. Ardından 27 Aralık 1919'da Mustafa Kemal'in Ankara'ya gelişi, 23 Nisan 1920'de Meclis'in açılmasıyla bir ticaret şehri, Millî Mücadele'nin yönetim merkezine dönüşüyor.
Başkent olmak yalnızca bir karar değil; yola, suya, elektriğe, okula, hastaneye, konuta ve fabrikaya duyulan ihtiyaçla şekillenen bir süreç olarak anlatılıyor. Lörcher'in ardından Jansen'in planlarıyla bulvarlar açılıyor, kamu yapıları yükseliyor ve fabrikalar kuruluyor. Eski Ankara'nın yanı başında yepyeni bir şehir doğuyor.
Vehbi Koç'un hikâyesi de tam burada şehir anlatısına karışıyor. Karşımıza hemen büyük bir iş insanı çıkmıyor; önce 1901'de Keçiören'deki bağ evinde doğan bir çocuğun çocukluğu, ailesi ve yaşadığı çevre gösteriliyor. Karaoğlan'daki şehir evi ve Keçiören'deki bağ hayatı, yaz mevsiminde meyvelerin serilmesi, sebzelerin kurutulması ve kışlık hazırlıklarla birlikte canlandırılıyor.
Ardından ticaret başlıyor: İstanbul yolculukları, Peşte, Viyana, Berlin ve Paris'teki modern mağazalar, iş merkezleri ve farklı çalışma biçimleri sergide yerini alıyor. Avusturyalı mimar Ernst Egli'nin tasarladığı Koç Han, bu dönemin izlerini taşıyan önemli bir yapı olarak öne çıkıyor. 1932'den itibaren Vehbi Koç Ticaret Evi burada faaliyet gösterirken, 1938'de Koç Ticaret Türk Anonim Şirketi'nin kuruluşuyla küçük bir ticarethanenin hikâyesi yeni bir ölçeğe taşınıyor.
Sergideki bir vitrinde sergilenen şirketin faaliyet alanlarını gösteren eski belge, ziyaretçileri uzun süre ehlîyor. Belgede şu kalemler sıralanıyor:
- İnşaat malzemeleri ve kiremit
- Otomobil, kamyon ve traktör
- Elektrik malzemeleri, kalorifer ve sıhhi tesisat
- Benzin, kömür ve maden işleri
- Gramofon, radyo, buzdolabı ve daktilo
- Hesap makineleri ve ofis araçları
Bu faaliyet listesi aslında o yılların Ankara'sının ihtiyaçlarını gözler önüne seriyor. Yeni binalar yükseliyorsa çimento ve kiremit gerekiyor, evler ısınacaksa kalorifer ve tesisat gerekiyor, şehir büyüdükçe otomobil ve tarım değiştikçe traktör hayatın içine giriyor. Ankara Hukuk Mektebi, Numune Hastanesi, Devlet Demiryolları, Sümerbank, Türk Hava Kurumu ve Atatürk Orman Çiftliği gibi yeni Cumhuriyet kurumlarının çevresinde yeni bir ticaret ve üretim ağı oluşturuyor.
Fakat sergide ziyaretçileri en fazla durduran, buzdolabının önünde sergilenen eski bir General Electric buzdolabı oldu. Yanında eski bir ocak; biraz ötede radyolar, gramofon, daktilolar, hesap makineleri ve elektrik süpürgesi... Bugün nostaljiyle bakılan bu eşyalar, kendi zamanlarında eve giren iyeni bir hayat biçimini temsil ediyordu.
1936'da Sahibinin Sesi'nin Ankara acenteliğiyle radyo, gramofon, buzdolabı ve çeşitli ev-ofis araçları başkente gelirken, 1945'te General Electric acenteliğiyle elektrikli eşya dünyası daha da genişliyor. Radyoların ilk kez bir Ankara evine girdiğinde nasıl karşılandığı, buzdolabının kapağının eve geldiği ilk gün kaç kere açılıp kapandığı sergi panolarında yazmasa da, eski eşyanın ziyaretçileri kendi hikâyelerini düşünmeye teşvik etmesi sergiye sıcaklık katıyor.
Cumhuriyet'in modernleşmesi çoğu zaman sanayileşme, kalkınma ve iktisadi bağımsızlık gibi büyük kelimelerle anlatılıyor. Oysa sergi bunların gündelik hayattaki karşılığını çok daha sade biçimde ortaya koyuyor:
- Bir evin ısınması
- Musluktan su akması
- Radyodan haber dinlenmesi
- Yiyeceğin buzdolabında saklanabilmesi
- Tarlanın traktörle sürülmesi
- Bir hastanenin ya da okulun kapısının açılması
"Muasır medeniyet" denilen şey biraz da bu gündelik dönüşümlerdi.
Vehbi Koç'un hikâyesini yalnızca küçük bir dükkândan büyük bir şirketler topluluğuna uzanan bir başarı öyküsü olarak okumak eksik kalıyor; aynı yıllarda hemen yanı başında Ankara'nın da değiştiğinin altı çiziliyor. Şehrin ihtiyaçları çoğaldıkça yapılan iş değişiyor, ticaret genişledikçe üretim başlıyor.
Serginin asıl gücü, Vehbi Koç'u döneminden koparıp vitrinin ortasına koymak yerine; Ankara'nın ve genç Cumhuriyet'in ekonomik, toplumsal dönüşümünün içine yerleştirmesinde yatıyor.
Sergiden çıkarken akılda kalan büyük rakamlar veya şirket isimleri değil; eski bir Ankara sokağı, istasyona yanaşan tren, Keçiören'deki bağ evi, Koç Han, bir ticaret defteri, eski bir radyo ve o beyaz buzdolabı oluyor.
Ankara bir günde başkent olmadı. Onu başkent yapan yalnızca bir tarih ve bir karar değildi. Şehir yıllar boyunca sokak sokak, bina bina, fabrika fabrika değişti. Cumhuriyet'in hikâyesi de yalnız Meclis kürsüsünde yazılmadı; istasyonda, okulda, hastanede, fabrikada, dükkânda, tarlada sürdü.
Bazen geçmişi anlamak için büyük anıtların karşısına geçmek gerekmiyor. Eski bir buzdolabının önünde biraz durmak yetiyor.